YAEM 2015: “Sürdürülebilirlik” – II

YAEM_post-2

YAEM’in ikinci gününde İllinois Tarım ve Tüketici Ekonomisi bölümü’nden Hayri Önal Hoca’nın “Sürdürülebilirlik: Doğal Kaynaklar Yönetiminin Değişen Yüzü” başlıklı sunumunu dinledik. Sunum, sürdürülebilirlik meselesinin meşhur anlatısı Paskalya Adası ile başladı.

Bu ada, günümüzde anakaradan üç bin kilometre uzaktayken insanlar tarafından bir şekilde erişilmiş ve birkaç yüzyılda üzerinde tonlarca ağırlıkta yekpare heykeller dikebilecek koca bir medeniyet kurulmuş.


PaskalyaAdasi

Gelişmiş, serpilmiş ve nihayet nüfusunun yeme-içme ve barınma ihtiyaçlarını karşılayamaz hâle gelene kadar büyüdüğünde ise adanın ekosistemi ayakta tutan endemik türlerinden dev Paskalya Palmiyelerini  kesip topraktan doyuramadığı halkını denizden daha çok balık tutarak desteklemek için büyük gemiler yapmaya karar vermişler. Domino taşları misali, devrilen ağaçlarla adanın iklimi değişmiş, dolayısıyla tarımsal sistemleri zarar görmüş ve akabinde ekonomisi çökmüş. Kıtlıkla beraber savaşlar boy göstermiş ve 15.000 nüfuslu ‘üstün’ bir medeniyetin evlatları bundan 350 yıl önce hükmettiği sandığı doğaya yenik düşmüş. Bugün ise adada beş bin civarında bir nüfus yaşamaktaymış. Adada uzun süreden beri binlerce ağaç dikilegelmesine rağmen hala sürmekte olan erozyonların önlenemediği de belirtiliyor.

Yeri gelmişken geçtiğimiz yıllar içinde bu ada ve heykelleri üzerine arkeolojik enteresanlıkları paylaşmak isterim.  Biri ada halkının bu heykelleri nasıl yürüttükleri üzerine bir canlandırma; diğeri de bu heykellerin aslında bizim Nemrut Tanrılarımız gibi kelleden ibaret olmadıkları üzerine bulgular. Belki bizimkiler de değildir… Tümülüsün altını açıp bakan var mı?

Bu hikayeden özetle, Hayri Hoca’nın altını çizdiği şey şuydu:

“Doğal kaynakların bugünkü durumu ‘sürdürülebilir’ değildir. Bu noktaya gelmemizin nedeni olan üretim ve tüketim biçimlerini ve doğal kaynakların yönetiminde uygulayageldigimiz yöntemlerin, yaklaşımların tümünü gözden geçirmek durumundayız.”

YAEM/Sistem düşüncesi özelinde çıkartılabilecek dersi ise şöyle özetledi:

“Verimlilik nüfusla aynı oranda artmadığı sürece bu daha fazla doğal kaynağa ihtiyacımız olacak demektir. Fakat katı sınırları olan bir sistemde yaşıyoruz. Rapa Nui’lilerin sorunu da buradaydı.”


Geriye kalan vakitte Transportation Science dergisinde yayınlanan An Economic Analysis of the Future U.S. Biofuel Industry, Facility Location, and Supply Chain Network” adlı çalışmalarını anlattı. Bu araştırmanın elzem durumu ve biyoyakıtın yaygınlaşması durumunda ortaya çıkabilecek yeni ekonomik, sosyal ve ekolojik dengelerdan bahsetti.

TS

Malumunuz, kaynaklarımız kısıtlı. Kimi sürdürülebilir, kimi değil. Topraklarımız bu sınıflandırmada uzun süredir ilk olana girmiyor. Durum buyken ve”artan nüfusu nasıl doyuracağız?” endişeleriyle GDO ve sentetik gıda üretimi gibi çözümler dayatılırken yaklaşan enerji darboğazına çözüm olarak biyoyakıt öneriliyor. Artık boğazımızdan kesip ufak ufak biyoyakıta geçilmesi isteniyor. Hatta ulusal standartlar çerçevesinde fosil yakıtlara biyoyakıt eklemeleri halihazırda uygulanıyor bile (ABD %10, Brezilya %25, AB %10). Biyoyakıtın gelişmesi sürecinin “serbest piyasalar” elinde nerelere varabileceğini tahmin edebiliyor muyuz?

  • Büyük miktarda tarım alanlarının gıda değil enerji hammaddeleri üretimine aktarılmasını gerektiriyor.  Dolayısıyla GDO’lu ürünler “daha verimli” görüldüğü için kaderimiz haline gelecek. Peki ya bunun gıda ve yem fiyatları üzerinde etkileri ne olacak?
  • Biyoyakıtlar, konvansiyonel yakıtları ikame edeceğinden yakıt piyasalarında da önemli degisiklikler olsa gerek. Aklıma zamanında BirGün’ün ülke gündemi için attığı ‘malum’ manşet geliyor. Şüphesiz ki bu ortamda en az zararı görenler yine birbirini yiyenler olacaktır.

Bu noktada Hayri Hoca işin sosyal ve ekonomik yönlerine dikkat çekerken bir YA insanı olarak bu kaçınılmaz geçişteki süreç verimliliğini stratejik olarak ele alıyor: “Biyokütle taşıma maliyeti yüksek bir ürün, biyorafineriler maliyeti yüksek yatırımlardır. Optimum yer ve kapasite (tesis) seçimi bu problemin önemli bir bileşenidir.

Yukarıda belirttiğim çalışma, biyoyakıt rafinerileri için tesis yeri seçimini işin maliyet ve verimlilik boyutuyla birlikte hesaplarken bunun Tarım Sektorü ve Sosyal Refah üzerine etkilerini de irdeliyor. Buna göre işlenmiş gıda, et, süt ve yumurta üretiminde yoğun kullanılan mısır ve soya fiyatlarında %20 civarlarında büyük bir artış, tüketiciler için %6.6 net kayıp ve petrol kazanımlarını üzerine alan endüstriyel tarım üreticileri açısından %22 net kazanç öngörülüyor.

Fosil yakıtlara biyoyakıt karıştırmak üzere getirilecek düzenlemeler ise, bu sektörü biyoyakıta kaydırdıkça daha yüksek gıda fiyatları, tüketiciler için daha yüksek ekonomik kayıplar ve tarım üreticileri için daha yüksek kazanç demek. Toplamda öndörülen Sosyal Refah Kaybı ise %6 dolaylarında.

Yeterince canınız sıkılmıştır herhalde. Bu yazı burada bitsin, YAEM’e dair bir sonraki yazının konusu diğer doğal kaynakların yönetimi üzerine gerçekleştirilen oturumlar olsun.